hiç kimse bilmez adlı şarkınızda kendinizi karşı tarafın tenine anlatmaktan söz ediyorsunuz. bir başkasının tenine nasıl anlatırsınız kendinizi?

işim kelimelerle ama kelimelerin aslında hiçbir şey anlatmadığını biliyorum. iki kişi arasındaki her şey kalpte ve tende bitiyor. birine ancak dokunarak yaklaşıyorsunuz. ve ten kendi kendini anlatıyor.

-peki kendi teniniz neler yaşattı size?

kendi tenimle hiç ilgilenmiyorum. karşı tarafla ilişki kurmam için sadece bir aracı.

-şarkılarınıza topluca bakıldığında bedenin baskın temalarınızdan biri olduğu göze çarpıyor. michel tournier insanın poposunun göz ya da ağız gibi onu tanımaya yarayan bir alet olmadığını; biraz da bu yüzden, insanın kırılgan, şiddete açık, savunmasız ve güçsüz yanını sergilediğini söylüyor. poponuzla ilişkileriniz nasıl bir seyir izledi?

çok ilginç bir soru! kıçımın bir röportaja konu olacağını hiç düşünmemiştim. şaka bir yana, hakikaten göz falan gibi değil; popo benim için “kaba et” tabirindeki gibi kaba bir organ. çok pratik faydalarının olduğunu biliyorum; oturmaya yarıyor mesela. yine de popom önemli bulduğum organlarımdan biri değil. sırt ya da kaba etler çok da hassas yerlerimiz değil. önce sırtımda bir yere dokunsanız, sonra da iki santim yukarısına dokunsanız ben aynı yere dokunduğunuzu zannedebilirim. bacaklarımın arkası, hatta ensem bile bedenimin çok önemli yerlerinden değil. asansöre bindiğinizde aynada kendinizi görüp, “aaa, ben böyle miymişim?” bile diyebilirsiniz.

-kendi bedeninizden etkilendiğiniz hissine kapıldınız mı hiç?

kendi bedenim ilgi alanlarım içinde değil. bu erkekliğe özel bir durum olabilir. kadınlar kendi bedenlerinin farkında. bedenleriyle barışık olduklarını zannetmiyorum ama tanışıklar. erkeklerse başkalarının bedenleriyle daha çok ilgileniyor. bedenlerimizle tanışmıyoruz ama barışığız.

-hemcinsinizi çekici bulduğunuz oldu mu? çocukken ya da daha sonra?

erkekler kadınlara bakıyor ve kadınlar da kadınlara bakıyor aslında. çünkü estetik kategoriler kadından yola çıkarak oluşturulmuş. eninde sonunda kadınlara yöneliyorsunuz. kızlar “şu kız çok güzel,” diyebiliyor. genellikle de kıskançlık ve hasetle. erkeklerse “şu herif çok yakışıklı,” demez hiç. çünkü bireysel mezuramızda, en azından benimkinde, yakışıklı erkek kavramı pek yok. brad pitt'in yakışıklı olduğunu kabul ediyorum tabii. ama niye öyle olduğunu pek de bilmiyorum. başkaları öyle söylediği için bana da öyle geliyor olabilir. kadınlarla da başka başka kategorilerde ilgileniyorsunuz. yaşlı bir kadını sempatik buluyorsunuz. bu tek başına bir estetik kategori mesela. ya da ben sekiz yaşında birini de beğenebilirim. ama cinsellikten tamamen bağımsız bir beğeni olur bu.

-insan bedeninde en acınası, en hüzünlü bulduğunuz şey nedir?

hücrelerin ölmesi. doğarken ölmeye başlamak...

-o acınası durum zevk de veriyor mu?

tabii, iyi ki ölüm var. bunu bilmek bana zevk veriyor. ölüm hem hepimize depresyon yüklüyor hem de hayatımızı güzelleştiriyor. ölecek olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum. tek bir ömrümün olması, bunun bir süreyle sınırlı olması beni gerçekten sevindiriyor. inşallah yeniden doğmak diye bir şey yoktur.

-bir bedenden ne zaman, neden uzaklaşırsınız?

ister istemez oluyor. birbirini özleyecek, ayrı kalacak zamanı bulamayan bedenler birbirini kanıksıyor. duygu alışverişi kalmayan iki maddeye dönüşebiliyor bedenler.

-o aşamada ne yaparsınız?

iki insan arasında adam gibi bir cinsel çekim olmadan aşkın var olacağına inanmıyorum. âşık olduğumuz kişiler genelde en iyi seviştiğimiz kişiler. sevdiğim birine ve kendime bunu yapmamak için o kanıksama durumuna girmemeye çalışıyorum. belli bir mesafe kalmasından yanayım. ayrı evlerde yaşamanın aşkı uzattığını düşünüyorum. “biz” diye başlayan cümleler kurulduğunda o tehlikeli yola çoktan girilmiş oluyor.

-siz ayrı mı yaşıyorsunuz sevgilinizle?

evet. insan birdenbire birlikte yaşamak isteyebiliyor ama o kadar iç içe olmak gerçekten zarar veriyor ilişkiye. bu yöntemle hayat boyu bir kişiye âşık olabilirim. ama bir aradayken bu benim içim mümkün değil. vıcık vıcık bir ilişki aşkı öldürmenin en kolay yolu.

alkole duyulan sevgiyi müziğimize en inandırıcı biçimde taşıyanlardan birisiniz. alkolün hayatınızda tuttuğu yeri anlatır mısınız?

alkolle tanışmamış olsaydım şu anda olduğum kişi olmayabilirdim. insandaki gereksiz torbaların atılmasını sağlıyor. gece yaşamında alkolsüzken eğlenebilen biri değilim. alkolün kontrolü kaldırması çok faydalı olabiliyor, fazla ileri gittiğin zaman utanma duygunu bile yitirebilirsin. bu sınır biraz tehlikeli. dönem dönem yaşıyorum bunu. elinde hiçbir şey kalmamış oluyor. diğer yandan, hiç alkol almayan insana pek güvenmem.

insanlar, en kaba bakışta, konuşarak anlaşıyor. kimileri ise sivrilip şarkı söylüyor, yazı yazıyor, resim yapıyor... alkol de bir ifade biçimi olabilir mi?

alkol kendi başıma içimden çıkaramayacağım şeyleri çıkarmamı sağlıyor. otuz kere seyrettiğim bir filmi alkollüyken seyredince bambaşka bir yönünü yakalayabiliyorum. bunları alkolsüzken yapabilseydim alkole hiç ihtiyacım olmazdı. alkolsüzken bu ruh haline ulaşanlar da var. onları kıskanıyorum. ama alkol bana yardım ediyor. bunları söylerken şöyle bir rahatsızlığım da var: alkolün avukatı gibi algılanmak istemem.

-büyük düşüşlerde görkem yakalıyor musunuz?

dekadans görkemli bir son. birtakım insanların kendilerini öldürme, kendilerine zarar verme haklarını kendimce savunuyorum. eninde sonunda elimizdeki tek sermaye kendimiziz. o sermayeyi istediğimiz gibi kullanırız.

dinleyici olarak sıradan bir son çağrıştırmıyorsunuz bana.

hayat bana çok sıkıcı geldiği için ara sıra bir şeyler deniyorum. mesela hayat tarzımı değiştiriyorum. alışveriş bile can sıkıntısından kurtulmak için. bir sürü serserilik de yaparım ama metotlu olup, bunu bir sınırda tutmak taraftarıyım. kendi kendimle yaptığım böyle pazarlıklar var. yine de kimseye karşı sorumluluğum olmadığını düşünüyorum. sevdiklerime karşı bir sorumluluğum elbette var ama elimde bir tane hayat da var. bunu can sıkıntısından en uzak biçimde geçirmeye çalışıyorum.

-alkollüyken yaptığınız en terbiyeli, en onurlu şey neydi?

alkollüyken genellikle saçmalarım. alkol beni hiçbir zaman onurlu kılmadı. terbiyesizce sayılabilecek, ertesi gün pişman olup utandığım bir sürü şeye sürükledi. çok eğlendirdi, ayrı konu. ama onur söz konusuysa alkolsüz olmayı tercih ederim.

-nasıl terbiyesizlikler yapıyorsunuz içince?

çok kötü, daha doğrusu beni çok eğlendiren ama sonra da çok utandıran yönlerim var. alkol bunları ortaya çıkarıyor. mesela içimde insanları rahatsız etmek isteyen bir herif var. neyse ki uzun süredir aynı kişilerle birlikte olduğumdan bu artık esprili bir şey olarak görülüyor. ama yeni tanıştığım insanları rahatsız etmek de tuhaf bir biçimde zevk veriyor bana.

-rahatsız ettiğiniz kişilerin ortak bir noktası var mı?

hayır. kimi ne rahatsız edecekse onu buluyorum. tam da farkında olmuyorum bunu yaptığımın, ertesi gün fark ediyorum. ama o kişiyi nasıl rahatsız edeceğimi buluyor ve bununla eğleniyorum. peki o kişiyi sevmiyor muyum? seviyorum. niye öyle bir şey yapıyorum, bilmiyorum. sadece eğlenmek, sıkıcı bulduğum bir ortamı hareketlendirmek için herhalde.

-insanlar da eğleniyor mu?

genelde eğlenmiyorlar! ama ertesi gün özür diliyorum. affediyorlar.

-yaşadığınız en bayağı anıyı sorsam?

çok var. genelde gece dörtten sonraya denk geliyorlar. alkolün bolca tüketildiği, kalabalık ortamlara... bayağılığı negatif yönüyle algılamıyorum ama. benim için bayağılık, mum ışığında yenen bir yemektir.

ölüme tekrar dönersek, nekrofilinin, yani ölüseviciliğin anlamını ilk öğrendiğinizde ne hissettiğinizi anımsıyor musunuz? sözcüğün gerçek anlamı ölüm sevgisi demek aslında...

ölüleri herkes seviyor. hani filmlerde “devam edecek...” yazınca içinizde bir eksiklik hissedersiniz ya, işte ölüm onu tamamlıyor; film bitmiş oluyor. herkes o tamamlanmışlık hissini sevdiği için ölümü de seviyor. mesela yazarlarla ilgili yazılmış yazılara bakıyorum; hayatta olan yazarlara hiç övgü düzülmezken, ölmüş olanlara övgüler düzüyorlar... ben, eğitimim gereği herkesle empati kurmak gerektiğini öğrendim. o yüzden hiç alakam olmamasına, hatta kızmama rağmen bir pedofili de anlıyorum, nefrofilyağı da. zaten seks de mantıklı düşündüğünüzde o kadar saçma sapan bir şey ki... iki ten birbirine değiyor ve et parçaları iç içe giriyor. dünyamızdan seksen milyar insan geçti. bence hemen hepsinin ana dürtüsü seksti. seks bu kadar saçma sapan bir şeyken nekrofilyağın da duyguları olduğunu kabul etmek lazım.

-ölümün cinsellikle birleştiği ya da benzeştiği yer neresi sizin için?

tam da üst üsteler bence. ya bir yerde okudum ya da biri söyledi; mesela ölümün kol gezdiği acil servislerin doktor ya da hemşirelerinin libidosu çok yüksek oluyormuş. seks ölümün kol gezdiği yerlerdedir. hızlı araba kullanmakta, dipsomani derecesinde alkol almakta da benzeri bir şey var. çok sağlıklı, ölümden tamamen uzak kişilerin, diyelim ki kanını temizleten, sürekli spor yapan, yediğine içtiğine fazla dikkat edenlerin seksten çok uzak olduklarını düşünüyorum. ölüme biraz daha yaklaşsalar, biraz daha serseri gibi yaşasalar çok haz alacaklarını zannediyorum.

-seviştiğiniz bir bedenin ölümlü olduğunu unutabiliyor musunuz?

bir sürü sevgililerimiz oluyor, onlarla kim bilir kaç kere sevişiyoruz ama hatırlamaya çalışınca her sevişmeden en fazla iki resim kalıyor aklımızda. demek ki insan sevişme anında aklını da, kendini de tamamen bırakıyor. ölümlü olduğumuzu da unutuyoruz.

-ölmek değil de, geberip gitmek istediniz mi hiç?

zaten geberip giderek ölelim bence. uçak ne zaman türbülansa girse haz duyuyorum, “yaşasın, bu sefer düşecek galiba!” diye.

-ilk cinsel deneyiminizin türk erkeğinin kaderiyle örtüşen bir yanı var mıydı?

evet. genelev.

-ne düşünüyorsunuz şimdi?

fena fikir değil diye düşünüyorum. tekrar o seviyeye düşmeyeceğinin garantisi yok. yine olabilir. uzun bir müddet hiç gereksinimim olmadı ama zorunlu kaldığında yapılabilecek bir şey.

-nasıl bir süreçti geneleve gitmek?

o yıllarda bize çok mantıklı geliyordu. kendimizi bildik bileli kadınların yanında utanmayacağımız bir vücut formuna kavuşsak ve para biriktirip de gitsek diye düşünüyorduk. kadınla para karşılığı yatmak ahlaklı mı, değil mi diye düşünmedik.

-korkmuş muydunuz?

hormonlarımız o kadar zalimdi ki, korkuya yer bırakmıyordu. hormonlarımız tek hükümdardı.

-karşı cinse ilginiz ne zaman başlamıştı?

bence karşı cinse ilgi insan doğar doğmaz başlıyor. komşularla çoluk çocuk sinemaya gittiğimiz bir gün oldu. ben o gün ilk defa kadın bedenini gördüm. ve heyecandan ayağa kalktım. oysa koltuğa oturunca ayağım yere değmiyordu; o kadar küçüktüm. tanrı koymuş kalbimize, yapacak bir şey yok.

-müziğinizle, şarkı sözlerinizle nelere başkaldırmak istediniz?

kavgacı bir kişiliğim var ama protestocu biri değilim. bir şey işime gelmiyorsa kafamı çevirme taraftarıyım. dünya meselelerinde de öyle. halledemeyeceğim bir şeyle ilgilenmemeyi tercih ederim. her ne kadar o insanlara sempati duysam da “savaşa hayır!” sloganları bana o kadar da mantıklı gelmiyor. size iyilik yapmak istesem yapabileceklerim o kadar sınırlı ki... ama kötülük yapmak çok kolay. şu an istesem sizi çekip vurabilirim. kötülüğün gücü o kadar büyük ki, onu yok saymak, belki de öldürmesine izin vermek daha mantıklı.

mitinglerde, yürüyüşlerde itici bulduğunuz yanlar neler?

tepkinin etki oluşturduğuna inanıyorum. eğer dünya bush'u ciddiye almasaydı, geri zekalılığıyla dalga geçseydi ve amerika'nın utanç duygusuna saldırılsaydı bush'u çoktan atardık oradan. bush'u büyüten faktörlerden biri de bush'u adam yerine koyanlar. “savaşa hayır!” yerine, uyduruyorum, cem yılmaz, yılmaz erdoğan, tarkan veya ben topluca dalga geçseydik, hallederdik.

skandallara karışmak istediniz mi hiç? bu bir uluslararası ajanlık işi bile olabilir.

aynı zamanda utangaç biriyim ben. bir skandalın başrolünde olmak istemem. başka bir şey geldi aklıma: ben cenazelerde güneş gözlükleri takan, “en üzüntülü nasıl görünürüm?” diye düşünen, hüzünlerinden gurur duyan, depremde başlarına bandana takıp, süslenip püslenerek yardıma koşanlar beni çok rahatsız ediyor. ben herhangi bir yürüyüşte ya da cenazede kendimle gurur duyarsam kendime inancım yiter. gururum kırılır. yapamıyorum.

-söylemenin, duygularınızı saklamamanın size kattığı bir güç var mı?

evet. ameliyatı yeni baştan oluyor, bir daha rahat ediyorsunuz.

-aşağılanmaktan gizli bir zevk alır mısınız?

birileri sizi aşağılıyorsa demek ki onlara bir çeşit rahatsızlık vermişsinizdir. böyle bakınca aşağılanmak haz verebilir. bunun dışında, beni aşağılayan kişi gibi düşünmüyorsam aldırmam. kızmam da. kusurlarımdan biri de bu. derim kalındır. her şeye kırılmam. çok yakın arkadaşlarım ya da sevgilim kırabilir beni.

-sizden daha akıllı biri karşısında nasıl hislere kapılırsınız?

hoşuma gider. var öyle arkadaşlarım. eşitlenmeye ya da yarışmaya çalışmam.

-en hain planınız neydi?

ergenlik dönemimde dünyanın altına saatli bomba koymayı düşünüyordum sinirlendiğim zamanlarda. “herkesi geberteceğim!” diyordum. ama ergenlik dönemim neredeyse otuz yaşıma kadar sürdü. artık bu planımdan vazgeçtim. yaşasın herkes.

-aşk sizi köpekleştirir mi?

kendime yakıştıramadığım birkaç şey varsa o da askerdeyken oldu. içimde bir eziklik ve üstlerimle iyi geçinme çabası hissettim. bundan çok utandım. normalde yüzüne gülmeyeceğin birinin yüzüne gülüyorsun. sonradan hepsini sevdim ama bu his gururumu kırdı yine de. benzer şeyleri aşkta hissettim hep. köpekleştiriyor gerçekten de. aşk insanın onurunu kırıyor.

-aldatan biri misiniz?

kimseyi aldattığımı düşünmüyorum. sevgilim varken başkasıyla oldum tabii ama o kadar ayrı sevgilerdi ki, aldattığım hissine kapılmadım. ben kabul eder miyim böyle bir şeyi? sevgilinizin kafasından geçenlerin tamamını bilmiyorsunuz. sevgilime “seni aldattığıma inanmıyorum,” dediğimde ben buna inanıyorum. ama karşımdaki söylerse, aynı şeyi hissedemeyebilirim. eğer hissedebilseydim rahatsız etmezdi.

-neden saygı uyandırıyorsunuz sizce?

öyle bir şey olduğunun farkında değilim. olta olarak atmıyorum bu sözü. bana çok negatif şeyler söyleyenler de var. ilkokul döneminin sonlarına doğru ufak tefek yalanların bile sırtımda büyük bir yüke dönüştüğünü anlamıştım. sadece pratik nedenlerle, rahat etmek için vazgeçtim yalandan. doğruları söylüyorum. işime geldiği için. dürüstlük olarak da adlandırabileceğimiz bu şey belki saygı uyandırıyordur.

-çalışmalarınız ne durumda?

hem senaryo yazıyorum, hem de şarkılarımı bitirmeye çalışıyorum. şu anda kendimi şarkıcı gibi hissediyorum. ocak ayının ortalarında albümümü çıkarıp, sonra yine yazmaya devam edeceğim. burak sergen için tek kişilik bir oyun yazmak istiyorum. bazen bütün yaptıklarımı aynı iş zannediyorum. dolayısıyla benim işim teomanlıkmış gibi geliyor.




röportajlar..



temmuz
2008
2007
temmuz
2008